Mehmet Şükrü Baş

Mehmet Şükrü Baş

11 Mayıs 2021 Salı

CeHaPe’NİN ŞANSI

CeHaPe’NİN ŞANSI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hasbihâl                                            

Gaziantep’teki cami hadisesini hatırlarsınız.

Camide cemaate fiili müdahale yapılıyor biber gazı sıkılıyor bunu hazmedemeyen Emniyet Müdürü emekliliğini istiyor.

Bütün bunlar toplumsal olaylardır, olabilecek şeylerdir.

ANCAK…

Bu hadise CHP iktidarında yapılmış olsaydı CHP’nin siyasi kariyeri külliyen yok olurdu.

Çünkü o zaman diyeceklerdi ki!…

“Ey vatandaş biz size bu CHP’ye oy vermeyin bunlar din düşmanı cami cemaat düşmanı dedikse de siz inanmadınız. Bakınız seksen sene evvel yaptıkları gibi yine camilerimize baskın yaptılar. Polisler Allah’ın evine ayakkabıları ile girdiler cemaatin üzerine biber gazı sıktılar. Bu CHP’liler daha önceleri de bir camimizde bira içmişlerdi.

İşte CHP’nin yapacağı işlerde bunlardır.

Çünkü CHP cami cemaat düşmanıdır.”

Diyebilirlerdi.

O zamanda CHP iktidara gelmek için bir yüz sene daha beklerdi.

Şansınız varmış da bu hadise sizin iktidarınızda olmadı şansınıza kurban.

İMAMOĞLU’NUN ELİ

Televizyon kanallarında gördüğümüz kadarıyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesi önünde duvardaki yazıyı okurken elleri arkasında bağlı idi.

Bunu gören sade vatandaş bunu gayet normal olarak karşılamış ancak iktidar cenahı “Sen misin Padişahın huzurunda elini arkaya bağlayan” diyerek hep birden hücuma kalktılar.

Bendeniz cahil kafamla “Keşke elini arkasına bağlamasaydı” dememe rağmen bunun yasalarımızda bir suç teşkil ettiğine inanmıyorum.

Kaldı ki hadise türbenin içerisinde değil dışarısındadır.

Ama amaç üzüm yemek değil ki. Bağcıyı dövmek.

Kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı günümüz Türkiye’sinde harama uzanan elleri değil de arkaya bağlanan elleri konuşuyoruz.

Evine ekmek götüremeyen babanın, boşta gezen delikanlının tenceresini kaynatamayan ev kadınlarının halini değil, üç beş yerde maaş alan mirasyedileri değil İmamoğlu’nun ellerini konuşuyoruz.

Siz kurtla kuzunun hikâyesini bilir misiniz sevgili okurlarım?.

Onlarca kez yazdım bir kere daha yazayım.

KURTLA KUZUNUN HİKÂYESİ

Hikâye buya kurtla, kuzu her nasılsa arkadaş olmuşlar.

Kurt kuzuyu, kuzuda kurdu sevmiş biri birlerine sevgi ile bağlanmışlar, kardeş demişler biri birine…

Kuzu henüz hayatının baharında hiçbir deneyimi, hiçbir tecrübesi yok.

Kurt ise adı gibi kurt…

Güneyi kuzeyi görmüş,

“Aslanda kim?. Ormanların tek hâkimi benim benden başka büyük yok” der dururmuş.

Kuzu kurda gereken hürmeti gereken saygıyı asla ihmal etmiyor, onun peşinden yürümekle kendini emin ellerde hissediyordu. Öyle bir meleyişi vardı ki kurdun ardında görülmeye değerdi.

Derken kurtla kuzu uzun bir yolculuk için bir gemiye biniyorlar.

Gemi okyanusun uçsuz bucaksız sularında günlerce yol alıyor.

Eldeki yiyecekleri, içecek suları da tükeniyor.

Fena halde acıkan kurdun karnı zil çalmaya başlıyor.

Aç kurt bir büyük iştahla kuzuya bakarken bir taraftan da midesinden gelen açlık horultularını dinliyor, iştahı kabarıyor ama kuzuya verdiği sadakat sözü aklına geliyor.

Kuzuyu yemekten vazgeçmeye çalışıyor.

Bu kez açlık hissi baş gösteriyor dayanılmaz bir açlık hissi kavuruyor bedenini.

***

Bir öğlen vakti güneş tam tepelerinde!..

Açlık ve susuzluk kurdun gözlerini karartıyor, başını döndürmeye başlıyor.

Ve…

Yanı başında kendinden geçmiş kuzuya dönerek “Hey arkadaş toz etme” diyor.

Zavallı kuzu kurdun hitabetinden ve de bakışlarından kendisini yiyeceğini anlıyor ama kaçacak,  göçecek, sığınacak yeri yok bir teslimiyet içinde;

“Kurt kardeş” diyor… Beni yiyeceksen hiç durma ye. Ama bana toz ediyorsun deme okyanusun ortasında hele bir geminin güvertesinde toz mu olur? Senin niyetin beni yemekse o başka”  Der.

***

Kurt kuzuyu yemiş mi yememiş mi orasını bilemem ama sevgili okurlarım İmamoğlu’nun işi çok zor.

İmamoğlu’nu yiyecekler.

Allah korusun küçücük bir hatada gittiği gündür.

Aha buraya yazıyorum.

TEBRİK

Bayramınız mübarek olsun sevgili okurlarım. Rabbim cümlenize sağlık ve esenlikler ihsan eylesin.

Selam ve dualarımla…

 

***///***

Devamını Oku

BU BAYRAM BAŞKA BAYRAM  

BU BAYRAM BAŞKA BAYRAM  
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hasbihâl                                              

(VAY ANAM VAY)

Eğitimci yazar ve şair kardeşim R. Mithat Yılmaz’ın koca bir hayatı bir dörtlükle anlatan bir şiiri vardır.

Sıcaklığın günce güneş

Güzelliğin ay anam ay.

Olsa dahi bince kardeş

Kara günde “vay anam vay!”

Bizde ahir ömrümüzün hemen hemen her gününde belki onlarca kez bu ifadeyi kullanıyoruz.

“Vay anam vay” diyoruz.

Deprem yaşıyoruz “vay anam vay”

Lanet bir virüs görüyoruz “vay anam vay”

Yakınlarımızı, dostlarımızı kaybediyoruz yine “vay anam vay”

Yani bir ömrü “vay anam vay” demekle geçiriyoruz.

RAMAZAN 

77 Senelik ömür güzergâhımda hiç böyle bir Ramazan geçirmedim dersem inanın sevgili okurlarım.

Ne iftarın tadı tuzu vardı ne de sahurun.

Bir ay boyunca bir Allah kulu misafirimiz olmadı. Kendimiz pişirdik kendimiz yedik.

Alışık değildik biz böyle bir Ramazana.

Biz ramazanlardan yakınlarımızı, dostlarımızı, komşularımızı iftara alırdık.

Onun zevki bambaşkaydı gelen misafirlerimiz ellerinde baklavaları ve ya dondurmalarıyla birlikte gelirlerdi.

Yenilen yemeklerin, tatlıların yudumlanan çayların tadı bir başkaydı.

Hele o iftarın güzelliğine doyum olmazdı.

Onlarda bizleri iftara çağırırlardı cümbür cemaat icabet ederdik o davetlere tabii ki bizde onları çağırırdık.

Sohbetler edilir, hasretler giderilir, yediğimiz yemekler bereketlenirdi.

***

Yediğimiz yemekler bereketlenir dedim de aklıma bir hatıram geldi. İzin verirseniz onu anlatayım.

1980’li yıllardı.

Hanıma “Hanım bu akşam… Beyleri yemeğe alacağım ona göre hazırlığın yap” dedim ve o arkadaşı ailece yemeğe davet ettim.

Dairede çalışırken davet ettiğim arkadaşla müşterek dostluğumuz olan başka bir arkadaşım yanıma geldi onu da akşam yemeğe davet ettim.

Derken o akşam yemeğe üç aileyi birden davet etmiş oldum.

Akşama yakın misafirlerimiz gelmeye başladı. Hanım her kapıyı açtığında yüzü renkten renge giriyordu çünkü ben ona bir aileyi yemeğe alacağımı söylemiştim oysa bu akşam üç aile birden yemeğe geldi.

Ezanla birlikte bu üç aile ile salona serdiğimiz büyücek sofra bezlerinin etrafında yerlerimizi aldık.

Yemekler yenildi çaylar içildi, sohbetler edildi.

Bir ara hanıma yemek durumunu sordum “Yemek çok arttı” dedi.

Ben ramazanın bereketini inanırım. Her misafir kendi rızkını kendisi getirir

Bu yıl ise ne misafir geldi ne de bereket.

Bu sene baba çocuklarını, çocuklar babalarını iftara çağırmadılar.

İftarında sahurunda güzelliğini hiç kimseler tatmadı.

BAYRAM GELİYOR 

Rabbim kabul buyursun 30 gün oruç tutarak, üç gün ise bayram edeceğiz.

Allah beterinden saklasın ama ne bayram?

77 senelik ömür güzergâhımda ilk defa bir dini bayramda evime bayram şekeri almayacağım.

Çünkü gelenim, gidenim olmayacak.

Ne oğlum, kızım, gelinim ve damadım gelecek ne de torunlarım.

Ne kapı komşum gelecek ne de yakınlarım, dostlarım.

Kimse çalmayacak kapımı…

Hayatımda ilk defa çocuklarımın torunlarım gelecek diye kalbim heyecanla atmayacak.

Onlar gelecek diye gözlerim kapıda kalmayacak.

Eşim, bayram temizliğine bir hafta öncesinden başlamayacak, çocukları ve torunları için içli köfte yapmayacak, baklava ve dolanger açmayacak.

Beni günde üç beş defa çarşıya pazara göndermeyecek.

Çünkü bayram bize gelmiyor.

Bu bayram başka bayram.

Ayrılıkla, hüzünle, korkuyla gelen bir bayram.

Yine de bereketli olsun.

Yine de birlik ve beraberliğimize vesile olsun.

Ve…

Bayramınız kutlu olsun sevgili okurlarım…

***///***

 

Devamını Oku

1067 RAKIMLI “0” BAKIMLI BİR ŞEHİR

1067 RAKIMLI “0” BAKIMLI BİR ŞEHİR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hasbihâl                                                 

Biz bu şehrin evladıyız.

Biz bu şehrin havasını teneffüs ettik, sularında serinledik. Biz bu şehirde okuduk, bu şehirde torun torba sahibi olduk. Bizim bu şehirde dipdiri hatıralarımız, sevdiklerimize ait mezar taşlarımız var. Bizim bu şehre borcumuz var.

Bu şehir bizim.

Biz bu şehrin iklimini soluduk, tozunu toprağını yuttuk.

Biz bu şehirde ülkemize ve milletimize hizmette bulunduk.

Ama hiçbir zaman ve hiçbir zeminde bu şehirle ilgili bu kadar büyük bir hayal kırıklığına uğramadık.

Kimileri bu şehir için “Şöyledir, böyledir.” dese de inanın inanmadık.

***

Bu yüzden biz bu şehrin sorunlarını onlarca, yüzlerce yazdık.

Adını “Sahipsiz Şehir” koyduk.

Eskiden yazdığımız yazılar yetkililer tarafından okunur, gereği yapılmak üzere ilgili kuruma gönderilir, oradan gelen cevabi yazıyla konu bizlere aktarılırdı. Biz de aldığımız cevabi yazıyı okuyucularımızla paylaşır, onları bilgilendirirdik.

Gün geldi memleketin hiçbir sorunu ile ilgilenmeyen ilgililer yazılanlarla da ilgilenmediler.

Biz yazdık, biz okuduk.

ELAZIĞ NEREYE GİDİYOR?

Önce bir deprem vurdu Elazığ’ı ama ne vuruş…

Can kaybı az olsa da yıkımı çok fazla oldu.

Gecenin bir saatinde eksi 20 derecelerde insanlarımız sokağa, fırsatçılar meydana düştü.

Kimileri can derdinde, kimileri de mal derdindeydi,

Hırsızlar, soyguncular, namussuzlar ise sahanın her yerindeydi.

Devletimiz var olsun yetişti imdadımıza ama…

Bu şehrin yöneticilerinin basiretsizlikleri ve acemilikleri ile devletin verdiği imkânları tam anlamıyla vatandaşa sunamadılar.

Hep yarım bıraktılar,

Yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

Sıkıştıklarında da topu vatandaşın üzerine attılar

Her zaman ve her zeminde “Ben yaptım oldu” dediler.

***

Evlerimiz yıkıldı, insanlarımızı yetirdik, işimizi aşımızı yetirdik bütün bunların sonucu ne yazık ve ne yazık ki daha önceleri de sahipsiz olan bu şehir daha da sahipsizleşti.

Rayından çıktı,

Yaşanılır şehir olmaktan çıktı bu şehir.

Elazığ Gakgoşlar diyarı, kültürün, şiirin, edebiyatın başkenti olmaktan çıktı. Elazığ mertliğin otağı, yiğitlerin yatağı olmaktan çıktı.

Eşi emsali bulunmayan, Türkiye’nin en saygın şehri Elazığ’ı aldılar yerine başka bir şehir koydular.

Birazı Suriyeli, birazı Tuncelili, birazı Bingöllü, birazı Muşlu, birazı Diyarbakırlı, birazı Malatyalı ve…

Birazcığı da Elazığ olan bol karışımlı bir aşure yaptılar.

Atatürk’ün ismini verdiği bu şehir kimilerine göre Elaziz, kimilerine göre Elazık oldu. Bize göre de bu güzelim şehre çok ama çoook yazık oldu.

***

* Elazığ sahipsiz.

* Elazığ’da yatırım yok.

* Uluova, Kuzova ve Altınova gibi üç devasa ovaya sahip, dört bir yanı suyla çevrili Elazığ’da ziraat bitti, tarım yok, hayvancılık yok.

* Kahveler tıklım tıklım, aş yok, iş yok.

* Her gün onlarca işyeri kapanırken kılını kıpırdatan yok.

* Bacası tüten gözle görülür bir fabrikası yok.

* Caddeleri, sokakları tıklım tıklım dolu, nereye gittiği, niye gittiği belli olmayan üretimden uzak başıboş bir insan seli…

***

Gün geçtikçe Elazığ bir sorun yumağı haline geliyor. Teknolojinin altın çağını yaşadığı zamanımızda ne yazık ki şehrimizdeki trafik ışıkları bile hâla tam olarak yanmıyor.

Şehrin bazı yerleri sanki Elazığ değil.

Akıl tıkandı, trafik tıkandı,

Yol yok, yordam yok.

Cadde üzerinde otobüs durağı, durakta bekleyen taksiler,

Duraklar otobüslere, kaldırım insanlara, cadde arabalara geçit vermiyor.

Kapalı çarşıya girilmiyor.

Zabıtalar turist gibi dolaşıyor.

Esnaf vatandaşa, vatandaş da esnafa güvenmiyor.

Resmi kurum ve kuruluşlarımızda ise “Bugün git, yarın gel.” geleneği devem ediyor.

Hizmet çarkı dönmüyor.

Buna rağmen takdirname almayan, taltif edilmeyen, ödül verilmeyen kurum ve kuruluşlar yok gibi, hepsi ödüllük, hepsi takdirnamelik.

***

Takdirnamelikler çoğalınca şehrin sorunları da çoğaldı.

Herkes kendisini dev aynasında görmeye başladı.

Haksızda değiller çünkü gittikleri her yerde onları çılgınca alkışlayan “Elazığ sizinle gurur duyuyor” diye avaz avaz bağıran bir halk kitlesi var.

Oysa mevcut bürokrat ve siyasilerden gurur duyulacak bir Allah kolu yok.

***

Hal böyle olunca ortaya 1076 rakımlı “0” bakımlı bir şehir çıkıyor.

“Sahipsiz şehir.”

Bize de “Bu başa bu traş çok bile” demekten başka bir şey düşmüyor.

Sağlıcakla kalınız sevgili okurlarım.

Ne olur kendiniz için değil bu şehir için bu ülke için dua ediniz. Belki kabul olur.

Olur da şehir kurtulur.

***///***

 

Devamını Oku

DOĞRUCU DAVUT’UN KEHANETİ

DOĞRUCU DAVUT’UN KEHANETİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Günümüz Türkiye’sinde din adamı kisvesine bürünmüş din tüccarları, üçkâğıtçılar, Allah adına insanları kandıran sahtekârlar o kadar çoğaldı ki elini öpebileceğimiz, sözünü dinleyebileceğimiz din adamlarına hasret kaldık.

Neye baksak, kime inansak hayal kırıklığına uğruyoruz.

Herkes kendisine göre bir Doğrucu Davut ama…

Ortada doğruluk diye bir şey yok.

Kimin eli kimin cebinde belli değil.

Önüne gelen biri birini kazıklıyor.

Bu kazıklamanın boyutu o kadar ilerledi ki devlet vatandaşını, vatandaşta devletini kazıklıyor.

Bir gün benzinde beş kuruş öteki gün 8 kuruşluk bir indirim gelirse iki günde benzinde 13 kuruşluk indirim yapılmış olmaz mı?

Olur…

İyi ama daha dün benzine 13 kuruşluk zam gelmedi mi?

Geldi!…

Öyleyse niye yapıldı bu indirimler, bildirimler?

Vatandaşı kandırmak, vatandaşa hoş görünmek için mi?

Anlayan varsa beri gelsin.

Benzin deyip de geçmeyin benzine gelen zam iğneden ipliğe her şeye anında olmasa da yarınında yansıyor. Çarşıya pazara çıkılmıyor.

Bu yüzden bizim hanım sanki kendisini kandırmıyorlarmış gibi bana her zaman “Aman herif sen çarşıya, pazara gitme seni kandırıyor” diyor.

Yalanda değil hani önüne gelen kandırıyor beni…

***

“Gide de gelmeye” dediğimiz örf ve ananemizin, milli ve manevi değerlerimizin içine edilen günlerdir bu günler.

Kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı, sapla samanın, at iziyle, it izinin biri birine karıştığı günlerdir bu günler.

Siyasetçinin fetva verdiği müftünün siyasete girdiği günlerdir bu günler.

Ahlak ve faziletin ayaklar altına alındığı, doğruların söylenemediği, gerçeklerin yazılamadığı günlerdir bu günler.

Bizlerde korkunun dağları sardığı bugünlere ayak uydurabilmek için ya Mevlana’dan, Yunus’tan, ya havadan sudan, ya da kıssalardan medet umuyoruz.

Sağ olsun GOOGLE amca bizleri kıssasız bırakmıyor. At yazarsan at çeşitlerini, öküz yazarsan öküz çeşitlerini bulup önümüze getiriyor.

***

İsterseniz size bir masal anlatayım.

“Sen masaldan ne anlarsın?” Demeyin sakın.

Bu ülkede anladığını yapan insanlar kalmadı ki herkes anlasın anlamasın, bilsin bilmesin istediği şeyi yapıyor.

Bizde masal anlatsak olmaz mı yani?..

Sanki büyüklerimiz ne yapıyor?

Onlarda dinlesek de, dinlemesek de, yesek de yemesek de yedi gün, yirmi dört saat bizlere masal anlatıyorlar.

Gelelim masalımıza:

***

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir padişahın Doğrucu Davut adında bir veziri varmış. Padişah başı her sıkıştığında bu vezire müracaat eder, vezirden bilgiler alırmış. Lakin bu vezirinde bir kusuru varmış “Padişahım çok yaşa” deme yerine hep doğruları söylermiş.  Ve bir gün padişah bir ülkeyle savaşa girecek “Girmeden önce şöyle bir araştırma yapayım bakalım milletim bu savaşa ‘evet’ diyorlar mı demiyorlar mı? Diye bir tereddüde düşmüş çağırmış Doğrucu Davut’u huzuruna…

“Gel bakalım Davut…

Biz bir savaşa girmek istiyoruz senin bu konuda fikrin nedir?.. Bu savaşın ülkemize milletimize bir faydası olacak mı? Girelim mi, girmeyelim mi bu savaşa?.. Der.

Doğrucu Davut hiç düşünmeden;

“Devletlûm ben bu işin sonunu iyi görmüyorum. Bu savaş ülkemize felaket getirir. Biz savaşı şu-şu- şu sebeplerden ötürü kaybederiz onun için bu savaşı girmeyelim” der demez padişah gazaba gelir;

“Bre Davut sen benim irademe karşı mı gelirsin? Benim düşüncelerim üzerine düşünce mi irad edersin” diyerek Doğrucu Davut’un zindana atılmasını emretmiş.

Ülke savaşa girmiş ve savaş kaybedilmiş.

Doğrucu Davut hala zindanda…

***

Aradan epeyce bir zaman geçmiş ülkede yine bir savaş tehlikesi baş göstermiş. Padişah yine bir kamuoyu yapma ihtiyacı hissetmiş sarayında toplantı üzerine toplantılar tertiplemiş, davetler üzerine davet vermiş.

Muhtarlar, azalar bekçiler, ağalar, beyler çağırılmış onlarla fikir teatisinde bulunulmuş ve sonunda yine Doğrucu Davut’la görüşmeyi murat eylemiş ve çağırmış Doğrucu Davut’u huzuruna…

“De bakayım Bre Davut bu sefer ne diyeceksin bu savaşa da girelim mi, girmeyelim mi?” deyince;

Doğrucu Davut yapılacak bu savaşla ilgili şartları gözden geçirdikten ve padişahın kesin kararlı olduğunu gördükten sonra…

“Padişahım en iyisi siz beni yeniden zindana koyunuz. Benim zindanım sizin sarayınızdan daha rahattır” cevabını vermiş.

 

Devamını Oku

İZİN

İZİN
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçtiğimiz hafta gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Songül Dursun kardeşime bir mesaj attım.

“Songül Hanım kardeşim…

Bu sıralar okuduğumdan ve yazdığımdan bir şey anlayamıyorum bana izin” demiştim.

Günerkan Aydoğmuş üstadım aradı…

“Yahu Şükrü Bey sen yazmadan, ülke sorunlarına kafa yormadan yapamazsın bu kararından vaz geç” dedi.

Haklıydı.

Ben duyarsız kalamam, ülke sorunlarına değinmeden yapamam.

Öyleyse yazmaya devam.

BADEM ŞEKERİ 

Hayırlı ramazanlarınız olsun sevgili okurlarım.

Rabbim bu mübarek ayda kıldığınız namazları, tuttuğunuz oruçları, yaptığınız hayır ve hasenatları kabul buyursun.

Ve o Yüce Rabbim yaptığınız bu güzel hasenatlarınızın yüzü suyu hürmetine ülkemi ve milletimi her türlü ihanetten, yoksulluk ve yolsuzluklardan, hırsızlıklardan namussuzluklardan korusun.

Ben din adamı değilim ama dürüst, hilesiz hurdasız bir Müslüman’ım elhamdülillah.

Zaten yüce dinimizde temizlik ve güzellik değil midir?

Sahtekârlığın, riyakârlığın, yalan ve iftiranın yüce dinimizde yeri var mıdır?

***

Ramazanın haftasında çoluk çocuğuma bizim için ucuz ve alışılmış bir ikram olan badem şekerinden alayım dedim.

Bir marketten kilosu 48 lira olan badem şekerinden 250 gramlık bir badem şekeri aldım.

Nerede o eski badem şekerleri?

İnsanın ağzında dağılan damağından muhteşem bir tat bırakan şekerden eser yoktu. Kuru fasulye büyüklüğünde taş gibi ve acımsı bir tadı vardı.

Kendi adıma değil üretici ve satıcı firmalar adına üzüldüm.

Bari bu ramazanda yapmayın dedim.

Ticaret yapacaksanız ticaretin ahlaklısını,

Kazanç yapacaksanız kazancın helalini yapınız dedim.

Demesine dedim de kime?

***

Nebiler nebisi Yüce Peygamberimiz pazarı dolaşırken bir buğday çuvalının başında durur. Satıcıya buğday hakkında sorular sorar ve elini buğday çuvalına daldırır.

Mübarek parmakları suya batırılmış gibi ıslanır.

Ve Nebiler Nebisi o Yüce Peygamberimiz satıcıya…

“Bizi kandıran bizden değildir” der.

İşte yüce dinimiz ticarette, komşuluk ve insanlık ilişkilerinde, yaşantımızın her alanında bizi kandıranların bizden olmadığını buyurur.

CADDE ORTASINDA NAMAZ KILAN ADAM   

Sosyal medyada sık sık rastlıyoruz.

Adam otobüsün ortasında seccadesini sermiş namaz kılıyor.

Geçen günde buna benzer bir resim gördük.

Adam caddenin tam ortasında sermiş seccadesini durmuş namaza…

Sormadan edemiyorum

Bu kişiler bu ibadetlerini Allah rızası için mi yapıyor yoksa desinler için mi?

Bunların kıblesi neresi?

Ve bunlar hangi dinden hangi mezhepten?

Şurası kesin ki bunlar Müslüman değil.

Müslüman gösteriş için namaz kılmaz, ibadet yapmaz, insanların dini duygularını istismar etmez.

Dürüst olur, ilkeli olur ve en önemlisi adam olur,

***

Hangi pencereden hangi yöne bakalım ve hangi derdimize yanalım sevgili okurlarım?

Ne yaparsak yapalım değişen bir şey olmuyor.

Gönüller karardı.

Bizim yaptığımız ise havanda su dövmek.

En iyisi bir dörtlüğümüzle yazımıza nokta koyalım.

Hayırla kalın, sağlıcakla kalın.

ADI NEYSE SİZ KOYUN 

Fazileti hak getire, rezillik olmuş düstur,

Ar namusu soran yok, mefkûre olmuş kusur.

Kim kimi yakalarsa, kör ebe gibi oyun,

Ben buna ahlak demem, adı neyse siz koyun.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.