Akın Eraslan Balcı

Akın Eraslan Balcı

20 Eylül 2021 Pazartesi

KARL REIMOND POPPER- IV

KARL REIMOND POPPER- IV
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Fikir Günlüğü

Popper Musevi olarak doğmuş daha sonra Hristiyanlığı seçmiştir. Bu değişimin onun düşünce dünyasını da etkilediği belirtilir. Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin bir militanı gibi çalışırken Marx’a övgüler düzmüş, daha sonra da onu acımasızca eleştirmiştir. Matematik ve Fizik öğretmenliği okuluna devam etmiş, bu da onun “Bilimsel Araştırmanın Mantığı” adlı eserini ortaya koymasında etkili olmuştur (Gülçin Sağır Keskin-J Soc Hum Sci 2020).

Daha önceki yazılarda değindiğimiz teorilerin ispatı (doğrulanması) yöntemini doğru bulmaz. Kuramlar-teoriler her an yıkılabilirler. İyi bir bilimsel teorinin en önemli ayırt edici unsuru, öğretici, şaşırtıcı ve bir açıdan da olanaksız olabilmesine bağlıdır. Gerçek bir bilimsel bilginin ayırt edilebilir olma özelliği, çürütülebilir olmasından geçmektedir.

“Hayat Problem Çözmektir” ismiyle yayınladığı kitabı halkın egemenliğine dayanan bir demokrasi anlayışının varlığının çoğu zaman mümkün olmadığını belirtmiştir: “Ben demokratik olarak seçilmiş anayasal bir hükümetten yanayım ve bu durum halkın hâkimiyetinden tamamen farklı bir şeydir.” Hâkimiyetin veya hükümetin seçmenlere ve insanlığa karşı ahlaken sorumluluk sahibi olmasının gerekliliğine vurgu yapan Popper, böyle bir hükümet modeli tahayyül etmektedir (Gülçin Sağır Keskin-J Soc Hum Sci 2020). Popper’e göre dünyadaki siyasal rejimlerin hiçbirinde halkın egemenliği söz konusu değildir. Çoğunluğun yanılabildiğini, bilgili, uzman kişilerin çoğunluğu teşkil etmediği toplumların çok kolay yanılıp aldanabileceği sık görülmektedir. Nitekim bir gökdelenin nasıl yapılacağına çoğunluk değil teknik bilgi ve beceriye sahip kişiler karar verir.

Popper’in yobazlara en büyük darbesi, ahlaki seçimlerde vicdana başvurmayı önermesidir. Bilindiği üzere yobazın ahlakı yoktur, dünyayı kendi mikro çevresine göre yorumlar ve tüm dünyayı bunu kabule zorlar. Silah ve şiddet yobaz için doğal araçlardır, ahlak yobaz için sınırlayıcı veya düzenleyici değildir. Yobazın ahlakı yoktur. Popper, üç ahlaki seçimden bahsetmektedir. Bunlardan ilki Özgürlüğün Seçimidir. İnsan özgürlüğüne ve insanlığa saygı duyulmasını ifade etmektedir. İnsanın eylemlerinden sorumlu olduğunu belirten Popper, insanın bu noktada kavgaya ve kargaşaya yol açmayacak seçimleri yapmasının gerekliliğine atıf yapmaktadır. Bu seçimlerden ikincisi ise Hoşgörü Seçimidir. Aklın, toplumsal bir doğası olduğunu savunmaktadır. Seçimlerin sonuncusuysa Toplum Seçimidir. Popper; eleştirel akılcılığın şiddete, kaosa ve anarşiye karşı mücadelede tek seçenek olduğunu belirtmektedir (Gülçin Sağır Keskin-J Soc Hum Sci 2020). Yobazın eleştirilmekten ve farklı düşünce tarzlarından olan korkusu dünyaca bilinmektedir. Öyle ki eleştiriye küfür, farklı düşünceye karşı linçle yanıt vermeleri sıradandır-alışılmıştır. Buna karşın bilim insanının kendisini sorgulamaya yönelik bir başka tanımı Yunus Emre’nin dizelerinde buluyoruz: “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır?” Yunus Emre’ye tarihin derinliklerinden, kadim Yunan’dan Sokrat sanki yanıt veriyor gibidir (Popper, 1968): “Bir şey biliyorsam, o da hiç bir şey bilmediğimdir.” Bu tanımları izleyerek bilim ve eleştiri konusunda çalışmamızın temel tezini şu önerme ile ifade edebiliriz: Bilimi, eleğe koyup elesek, geriye eleştiri ve eleştirel düşünceden başka bir şey kalmaz (Turan Yay-Ekonomik Yaklaşım).

Yobaz ordusunun yalnızca cahillerden oluştuğunu düşünmemek gerekiyor. Okumuş, okullarda, üniversitelerde, araştırma kurumlarında yuvalanmış, üniversitelerle bağlantı içinde olanları hiç de az değildir. FETÖ hainlerinin askeriye ve yargıya büyük önem vermelerinin nedeni adaleti kendine bağımlı hale getirerek yasaların karşısında görünmez olmak ve rejimi ele geçirirken gereken askeri gücü bizzat ordunun kendisinden sağlamaktı. Eğitim ve üniversiteye verdiği önemin nedeni de öyle hayır işi falan değil, karmaşık ve zorlu işleri başarabilecek beyinleri salt kendi çıkarına çalışan birer mankurt haline getirebilmekti. Bu anlamda FETÖ, okumuş-tahsilli yobazlığın prototipiydi. Bugün adı geçen menfur örgüt bir yandan biçim değiştirerek varlık ve faaliyetini, maalesef ülke içinde yetki ve iktidara sahip çevrelerden de destek alarak sürdürürken, onu modelleyen başka örgütler de kâh gizli saklı, kâh açıkça faaliyetini sürdürmektedir. Hepsinin ortak paydası, sözüm ona topluma yararlı olmak, dini yüceltmek, sorunlara çözüm bulmak vb’dir.

Bu tür istismarların (kötüye kullanım) bitip tükenmemesi, biri biterken öbürünün başlaması toplumumuzun objektif bilgilenme ve felsefenin aydınlatıcılığından mahrum kalmasıdır. Eğitim, felsefe ve bilim de yobazın eline bırakılırsa olacağı budur. Kendisini peygamber ilan eden kişinin on-binlerce müridi olabiliyor.

Karl Reimond Popper, bilim, iktisat ve siyaset başta olmak üzere günümüz sorunlarına akla uygun ve geçerli çözümler getiren bir filozof olarak yobazlığın karanlığına ışık tutan Aristo, Platon, İbn-i Sina gibi yobaz-savar fikir adamları arasındaki yerini çoktan almıştır.

 

Devamını Oku

KARL RAIMOND POPPER (3)

KARL RAIMOND POPPER (3)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Fikir Günlüğü

Eleştirel akılcılığın ve yanlışlamacı felsefenin çözümlemecisi olan Karl Raimund Popper’in 21.yüzyıl felsefecisi olduğundan ve “kapalı toplum”a karşı “açık toplum”u, totaliter-demokratik olmaktan uzak baskıcı topluma karşı, liberal demokratik düzenin en kararlı savunucuları arasında yer aldığını daha önceki iki yazımızda belirtmiştik. Bu tercihinin siyasi bir görüş veya güncel politikayla ilgili olmadığını, eleştirel akılcılık ve geçerli olan doğrunun araştırılmasında yanlışlamacı epistomolojiye dayandığını da burada belirtelim. İkinci Dünya Savaşı yıllarında hem faşizmin hem de komünizmin at oynattığı-kitleleri peşinden sürüklediği zor bir dönemde, ikisini de adeta bitiren ve akla dayalı demokratik düzeni felsefe temelinde oluşturan bu büyük düşünürün felsefe dünyasını özetlerken “hayatta en hakiki mürşit ilimdir-fendir” düsturunu açıkça görürüz.

Yani milletimizin gururu “filenin sultanları” nasıl sporda “yobaz bükücü” olarak adlandırılıyorsa, Karl Raimond Popper’in de tüm çağlar ve ülkeler için bilim-felsefe ve siyasette yobaz bükücü olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği üzere yobaz’ın en büyük silahı cehalettir. Tahsil ve akıldan hiç hoşlanmaz. Popper ise aklı kullanmayı öyle ötelere taşır ki, aklın sınırlarını adeta zorlar; okumamakla-tahsil görmemekle övünen şovmen yobazların elinden bütün silahları alır. Bilimsel gerçek ve teorilerin doğrulanmasında “yanlışlamacılığı” bulmuştur. Üniversitelerde artık rahatça örgütlenebilen cehalet propagandacısı yobazlar, kendilerine “üniversiteli mürit” bulmak için üniversitelerde çalışma yaparken, aklı-eleştiriyi ve tahsili önceleyen herkesi dışlayıp karaladıkları, hakkında gayri ahlaki yalanlar uydurdukları gibi Karl Raimond Popper felsefesini duyunca da besmele görmüş şeytan gibi kafalarını halının altına sokarlar.

Yaşadığımız sel ve yangın felaketlerinin ardından, kuraklık, buzulların eriyerek global etkilerinin ortaya çıkması gibi bir çok müsibetin ve gelecektekilerin de ardında iklim değişikliği yatıyor. Popper kimi problemlerin bu tür global sorunlara karşı perakendeci yaklaşımın çözümde etkisiz olduğunu felsefi yönden kanıtlamıştır. Perakendeci mühendislik ancak belli koşullarda işe yarayan bir sosyal politika yaklaşımı olmalıdır (Gürol İrzik-Yakın Doğu Üniversitesi).

Yobaz ve diğer açık toplum düşmanları Popper’in hala geçerliliğini koruyan kitaplarından Açık toplum ve Düşmanları ile Tarihselciliğin Sefaleti adlı kitabına yoğun ilgi göstermektedirler. Bunun nedeni açık toplumu ifade etmesinden çok totalitarizmi-yobazlığı-mahalle baskısını temelsiz-dayanaksız bırakmasıdır. Zira totalitarizmin altında sürü psikolojisi yatar. Sürü psikolojisinin yol açtığı en büyük yıkım Hitler önderliğindeki Nazi Almanyası’nın dünyayı yıkıma sürüklediği, 70 milyon insanın ölümüne bir o kadar da sakatlığa sürüklediği felakettir. Bu büyük felaketin yanı sıra kendince doktrinler-sistemler-ideolojiler-kutsallar yaratarak, akla ve eleştiriye kapıları kapatanlar birçok taraftar, mürit, militan yetiştirerek dünyayı kendilerine uydurma zorlaması içinde benzer ölüm, sakatlık ve yıkımlara neden olmuş ve olmaya devam etmektedir. İşte bu felaketlerin panzehiri fikir ve düşünce özgürlüğü içinde aklı önceleyerek çare aramaktır.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinde belirtildiği gibi insanın en önemli ihtiyacı-güdüsü hayatta kalmak ve güvenliktir. Piramidin bir basamağındaki ihtiyaç giderilince bir üst basamağa geçilir, örneğin iş sahibi olma, sosyal güvence, sağlıklı bir çevrede yaşama gibi. Piramidin tavanında ise kendisini gerçekleştirme, yaratıcı düşünce ve eserleriyle kendisini ifade edebilme var. Bir anlamda Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidi açık ve demokratik toplumu anlatıyor. Çünkü kapalı ve aklı baskılayan muhafazakar-toplamcı toplumlarda ihtiyaçların birer birer karşılanarak kendisini eserleriyle gerçekleştirme aşamasına giden yol, tamamen liderden-tirandan-şeyhten-diktatörden-başkandan ayrılma yoludur. Totaliter toplumlar mücadeleye, ötekiyi etkisizleştirmeye ve kendisini değil de kendi grubunu üstün görmeye dayanır. Çoğulcu değil çoğunlukçudur.

Yüzyıllardır kapalı toplumlarda devlet-mezhep-mahalle vb baskısı altında yaşamaya alışmış insanların eleştirel geleneğe bir anda geçişi de mümkün olamıyor. Her şeyin sorgulanması, toplumun alıştığı düzenden çıkması sosyal çöküşe ve bireysel ruhsal bozukluklara bile yol açabiliyor. Belirsizlikten doğan kaygı ve korku şiddetli olabiliyor: Şimdi biz bu alıştığımız-bildiğimiz, atalarımızdan gördüğümüz şeyi yapmazsak ne olur? Başımıza ne gelir? Devlet bizi tutuklar mı? Tanrı bizi yakar mı? Gelenekten koparsam, onun yerine neyi koyacağım? Mahalle beni linç eder mi?

Ülkemizin yapısına baktığımızda açık topluma geçişi başarmış, geçmekte olan ve bunun yol açtığı sorunlarla uğraşan, açık toplumu tamamen reddeden kitle ve sosyal katmanların hepsinin de aynı anda mevcut olduğunu görüyoruz.

Toplum hem değişim içinde mi olmalı? Hep farklılık, hep değişik düşünceler, gerçekte neyi referans alacağız?

Popper her toplum için geçerli kimi ilkeleri de ortaya sürer. Rasyonalite ilkesine göre her insan içinde bulunduğu duruma uygun davranır. Önceden öngörülmeyen-istenmeyen sonuçlar doğabilir ve amacın tam istenilen sonucu ortaya çıkmaz. Zaten bu düşünce bile katı totalitarizmin açıkça iflasını gösteriyor. Çünkü toplumu topyekûn değiştirmeye kalkanlar hep hayal kırıklığına uğramışlardır. Önceden belirlenmiş ilkeler, yasaklar, kurallar bu tür kapalı toplumlarda beklenmedik sonuçlara yol açar. İran’da uydu televizyonu yasak. Bu yasağı korumakla görevliler bile uydu izliyor. Ülkemizdeki döviz yasağı gibi (1993 öncesi); öyle ki alışveriş-kiralama bile dövizle yapıyordu. Taliban’ın müzik yasağı ne olacak bilemiyoruz. Kadınların çalışamama yasağı şimdiden delindi.

Kısacası toplumların gelişim ve değişim süreci karşı konulması olanaksız bir doğa yasası. Ütopyacı-toplum mühendisi-ideolog, her ne derseniz deyin, hiç planlamadığı, istemediği sonuçlarla yüz yüze kalacaktır. Kutsal kurallar, zorlayıcı yasalar, yaşam tarzına müdahaleler istenmese bile büyük mağduriyetlere yol açacaktır. Toplumsal süreçte sebep-sonuç ilişkilerini sağlıklı bir biçimde saptamak hemen hemen olanaksızdır.

Geçmişte ardı sıra gelişen olaylara bakıp, bunu bulutları bildiğimiz nesne ve canlılara benzetmek gibi aralarında mantıki sonuçlar varmış gibi anlatanları da burada vurgulayalım. Komplo teorisyeni diye kendilerini adlandırarak, sanki ciddi bir analitik ağırlıkları varmış gibi, salt adlandırmaya dayalı sahte saygınlık peşinde koşanların istisnasız hepsi hurafecidir. Olaylar olduktan sonra konuşmak kolay! (Devam Edecek)

 

 

 

Devamını Oku

KARL RAIMUND POPPER- II

KARL RAIMUND POPPER- II
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Fikir Günlüğü

Herkesin fikirlerini özgürce ifade edebildiği, mahalle baskısının olmadığı, dogmalardan, önyargılardan kurtulmuş toplumlarda, yani açık toplumda dayanışma söz konusu olabilir mi?

Yoksa herkes kendi başına buyruk mudur?

Anarşik bir yapı mı vardır yoksa özgürlükçü demokrasi gelişme ve kalkınmanın itici gücü mü olur?

Popper’in bilim anlayışı şekillenirken etkili olan iki büyük gelişmeyi sayar araştırmacılar: Einstein’in Genel Görelilik Teorisinin doğrulanması ve Tümevarım probleminin çözülmesi (Ercan Salgar: K. Popper’in felsefesinde açık toplum ve dayanışma).

Popper, her teorinin eninde sonunda yanlışlanacağı fikrine ulaştı. Çünkü Newton’un teorisi ve başkaları, bu gelişmeler nedeniyle gündemden düşmüştü.

Fikrini daha da ileri götürerek Marx’ın, Adler’in ve Freud’un teorileriyle mukayese etmiş ve bilimsellik ölçütü olarak yanlışlanabilirlik ilkesinin daha uygun olduğunu ileri sürmüştür.

Yani ispat etmenin bir nevi gereksiz olduğunu ortaya koyuyor.

Dolayısıyla toplumsal yargılarımız, değerlerimiz, inançlarımız da gün gelir yanlışlanabilir mi? Çünkü açık toplum yerleşik olup olmadığına, genel kabul görüp görmediğine bakmaksızın her şeyi sorgulamaktan, didik didik etmekten yana.

Canlılığın değişmez özellikleri bile değişiyor.

Coronavirüs genetik yapısındaki mutasyonu bütün dünyayla birlikte gördük yaşadık. Virüsün genetik yapısındaki değişim aşı ve ilaca olan hassasiyetinden tutun da hastalandırıcılık özelliğine kadar çok şeyi değiştirdi. Delta varyantı ezberleri yine bozdu.

Popper kendi felsefesinin Darwin bilimiyle örtüştüğünü ifade ediyor. Çevre koşulları veya organizmanın iç yapısı değişirse uyum sağlama problemi ortaya çıkıyor, diyor.

Acaba bize aykırı gelen fikir ve düşünceler bu uyum problemini mi getiriyorlar? Bugün saçma, geçersiz, akıldışı bulduğumuz görüşler aslında bir değişim ve mükemmelleşme arayışının henüz keşfedemediğimiz sonuçları olabilir mi?

Genetik düzeneğimiz, genetik yapıda sürekli değişiklikler ya da mutasyonlar meydana gelecek şekilde kurulmuş.

İster doğa kanunu deyin ister Allah öyle yaratmış deyin.

Mutasyon sürekli olur.

Darwincilik, bu mutasyonların çözüm denemeleri işlevini gördüğünü varsayar. Sürekli olan mutasyonlardan mükemmelleştirenler elbette ki türün devamlılığını sağlar.

Çoğu mutasyon ise ölümcüldür ya da mutasyonu taşıyan organizma için ölümün habercisidir (yani karşılaşılan problemi çözemez), bu nedenle şemanın 3. maddesi gereğince ortada kaldırılır. Popper şemasında 1. madde hipotez, 2. madde çözüm denemeleri, 3. madde ortadan kaldırmadır.

İnsanlarda birçok kanser türünün genetik yapıdaki değişmeyle ilgisi ortaya konmuştur. Öte yandan homo sapiens (günümüz akıllı insanı) dışında geçmişte başka insan türlerinin de olduğu ve bunların zaman içerisinde nesillerinin tükendiği de ispatlanmıştır (h. habilis, h. neandertelidis vb.).

Popper’e göre bilgi edinme ve uyum sağlama işi bütün canlılarda aynı yöntemle olmaktadır. Yani tek hücreli (veya hücresiz) bir amiple, Einstein gibi bir deha aynı yöntemle çevre hakkında malumat sahibi olmaktadır. Yanlış bilgi, yanlış uyum doğal seleksiyona yol açar.

Felsefedeki inceliğe bakar mısınız?

Popper’in, bilimsel teorilerin yanlışlanabilirlik ilkesinin, Darwin’in evrim teorisindeki karşılığı doğal ayıklanma.

Hani derler ya, buyur buradan yak!

Amipten tek farkımız, yani bilgi edinme sürecinde, uyum sağlarken diğer canlılardan akıllı insanın tek farkı, eleştirel düşünebilmesi. Eleştirel (=bilimsel) düşünceye sahip olan insan yanlışlarını ortadan kaldırmak için bilinçli bir tutum izlerken, diğer canlılar (ve amip) çevrenin değişmesini bekler.

Dünyaya uyma, dünyayı kendine uydur…

Bugün birçok dogmanın, birçok ideolojinin altında yatan da bu.

Ölümler, acılar, yoksunluklar, insanın insana zulmü. Ben kesinlikle doğruyum, sen kesinlikler yanlışsın, inanışından kaynaklanmıyor mu?

Kamil insan, kendine eleştirel bakabilen, kendini yanlışlayabilen insan olmalı.

Homo Sapiens’in hastalığı kendini mükemmel sanmak, herkese, her şeye hakim olma hakkını kendinde görmek.

Hırs ve bencillik. Kendi gibi düşünmeyen, kendi gibi inanmayan herkesi düşman bellemek. (Devam Edecek)

 

 

 

Devamını Oku

KARL POPPER – I

KARL POPPER – I
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Fikir Günlüğü

Totaliter düzenler toplumu ve insanlığı kendi sıkı kalıpları altında tutmaya çalışırlar. Sosyal derinlik ve bireyselleştirmeyi yasaklarlar. Önceden belirlenmiş değer yargıları ve yaşam kalıpları dayatılır.

Totaliter düzenlerin geçerli olduğu toplumlar kapalı olmak zorundadır. Komünizm, faşizm, dinsel baskıcılık gibi totaliter kurumları tek tek eleştirip açık toplumun savunusunu yapmak yerine bunları alt alta toplayarak sıfırla çarpan filozofun adı Karl Raimund Popper’dir.

Siyaset felsefesinin modern anlamda akıl ve liberal demokratik düzen doğrultusunda yeniden kurarak bir çok konuda son sözü söylemiş, adeta kitabın ortasından konuşarak düşünen, akıl yürüten insanın reddedemediği gerçekleri ortaya koymuştur.

Viyana’da 1922 yılında üniversiteye giren Popper, felsefe ve psikoloji sonrasında matematik ve kuramsal fiziğe yöneldi. Ardından psikolojinin kurucuları arasında sayılan Alfred Adler’in çocuk kliniğinde çalıştı.

Popper’in, günümüz literatüründe sayısal ve sözel olarak adlandırılan alanlardaki teorik ve uygulamalı çalışmalarda bulunduğu üniversite yıllarında kıyasıya ve bir politik mücadele ve kanlı çatışma ortamı vardı. Viyana’nın solcuları ve Alman faşizmi taraftarları birbirine giriyordu. Marksizm kuramını öğrendi ama hemen reddetti. Adler ve Freud’un psikolojik kuramlarını da…

Nazi tehdidinin artmasıyla 1937’de Yeni Zelanda’ya göç ederek üniversitede felsefe dersleri vermeye başladı. Üniversite yönetimi “sana kitap yazman için değil, ders vermen için para ödüyoruz”, diyordu. Buna rağmen global çapta onu üne kavuşturan iki kitabını burada yazdı: Tarihselciliğin Sefaleti, Açık Toplum Düşmanları. 1949 yılında Londra’da mantık ve bilimsel yöntem profesörü oldu. Emekli olana değin, 20 yıl burada dersler verdi. Sir, unvanı aldı. 1994 yılında ölene kadar çok sayıda eser bıraktı (Gürol İrzik, Karl Raimund Popper’in Siyaset Felsefesi).

  1. Popper’e göre bir kuramın bilimsel olup olmadığı, sadece kuramın yanlışlanabilir olup olmamasına değil; aynı zamanda bilim insanının tutumuna da bağlıdır. Bilim insanı eleştiriye açık olmalı, yanlışlarından öğrenmeye hazır olmalı, cesur hipotezler ileri sürerek onları acımazca sınamalı, savunduğu görüşün hangi koşullar altında yanlışlanmış sayılacağını net bir biçimde ortaya koymalıdır.

Eleştiriye açık olma, başkalarının eleştirilerine karşı saygılı davranmanın da ötesinde onlardan yararlanmaya çalışma, yanlışlarımızdan öğrenme Popper’in eleştirel akılcı yaklaşımının özünü oluşturur.

Hiç kimse ya da hiçbir kurum eleştiriden muaf değildir ve bu sebeple eleştirel akılcılık epistemolojik açıdan anti-otoriteryendir.

Popper 20. yüzyılın en etkili filozoflarından biri olmuştur ve onun felsefesini en iyi tanımlayan da belki “yanlışlanabilirlik”tir. Yani bilimsel bir teoriyi ispat etmenin imkânı yoktur. Teoriler doğrulanamaz. Ancak yanlışlanabilirler. Ayrıca liberal demokrasinin güçlü bir savunusunu yaparken gelişen açık bir toplumdan yanadır. Bütün sistemler ele alınıp zorlu bir sınamadan geçirmek gerekir. Hepsi yanlışlanabilirlik açısından test edilmelidir. Sonunda nispeten elverişli sistemi seçmelidir.

Bilim farklı fikirlerin özgürce tartışıldığı bir ortam olmadan gelişemez. Böyle bir tartışma da ancak açık toplumda mümkündür. Çünkü bilim hiçbir dogma ya da otorite tanımaz. Her şeyi sorgular, yer şeyi eleştirir. Kapalı toplumlarda, sorgulamanın yasak olduğu, tabuların, geleneklerin, dokunulmazların insanları sıkıca denetim altında tuttuğu, mahalle baskısının yoğun yaşandığı yerlerde bilim yapmak mümkün değildir.

Kapalı toplum da, veya kapalı-totaliter rejimler de, ayakta kalabilmek için bilimsel faaliyete geresinim duyarlar. Açık toplum karşısında yaşayabilmek için bu şarttır. Ama bilimsel faaliyetlere, özgür ve yerleşik düzenle, geleneklerle bağdaşmayan her fikre ve yargıya kuşkuyla bakılır ve gözetim-denetim altında tutulur. (Devam Edecek)

 

 

Devamını Oku

NADYA KOMANAÇİ – III

NADYA KOMANAÇİ – III
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Fikir Günlüğü

Yaşamı sıkıntıya giren ve sıkı takip altında seyahat kısıtlamaları yaşayan Nadya, Romanya’da komünizmin yıkılmasından birkaç hafta önce, 27 Kasım 1989’da başka Romen vatandaşlarıyla birlikte geceleyin Macaristan sınırından geçer. Yolculuk çoğunlukla yayan ve geceleri yapılır. Tüm komünist Macaristan’ı geçerler. Avusturya da geçilir. Oradan da Amerika’ya ulaşma planları yapılır.

Amerika’da Bart Corner’in jimnastik okulunda çalışmak üzere 1991 yılında Oklahoma’ya taşınır. Dört yıl sonra nişanlanırlar. 2001 yılında Amerikan vatandaşlığını alır.

Ülkesinin gururu olmuş dünya ölçeğinde başarıları olan bir altın sporcunun gizli-saklı ülkesinden kaçmak zorunda kalışı ne acıdır.

Nadya Komanaçi o günleri Euronews muhabiri soruyor: “Sanırım bir ülkeyi temsil eden bir hazine gibiydiniz. Bir diktatör için bir hazine. Eğer bunu o zaman gerçekleştiremeseydiniz şu anda rahatsız hisseder miydiniz?”

“Hazine olup olmadığımı bilmiyorum. Spordaki başarılarımdan dolayı çok iyi tanındığımı biliyordum. Yaşadığınız yer bir komünist ülkeyse hayatınızı en iyi duruma getirmek için elinizden gelen her şeyi yaparsınız. Romanya’nın dışına seyahate çıkamamak doğru bir davranış değildi. Bir keresinde Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ndeki işimden dolayı yurt dışında bir yere toplantıya çağrıldım. Birkaç yıl Atletizm Komisyonu’na çalışmıştım. Ancak devletim bana yurt dışına çıkma izni vermedi. Kimseye gidip derdimi anlatamadım, niçin bana izin vermediler diye. O zamandan sonra ülkeden ayrılmak istediğimi düşündüm.”

Euronews:  “Romanya’yı terk etmek ne kadar sürdü? Macaristan sınırında diğer tarafa geçerken ne hissettiniz?”

“Her şey oldukça hızlı gelişti. Çünkü her şey toplamda iki gün sürdü. Bana yol gösteren kişiler, ‘sadece git, sadece git, gitmelisin’ diyordu. İnsanların benim gittiğimi fark ettiklerini düşünüyorum. Fakat kimse o anda nerede olduğumu bilmiyordu. Viyana’da Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği ile irtibata geçtim. Çok uzun zaman olmuştu. Onlar benim Amerika’ya gitmeme yardımcı oldu. Bu da çok hızlı oldu. Sonra da arkamda bıraktığım Romanya’da devrim oldu. Ayrılmamdan çok kısa süre sonra gerçekleşti her şey.”

Bu yazıların yazıldığı saatlerde Tokyo olimpiyatlarında okçuluk, boks ve jimnastik başta olmak üzere Türk sporcularının başarıları devam ediyordu. Özgür bir ülkede, memleketini en iyi temsil ederek büyük başarılar imza atmak, Nadia’nın yaşamak isteyip de yaşayamadığı bir gurur olsa gerek. Üstelik bu gururu en çok hakkedenlerden biri olmasına karşın.

Sanırım bu gururu oğluyla yaşaması onu teselli ediyor: “Oğlum daha 8.5 yaşında. 4.5 yaşındayken ana okuluna gidiyordu. Ona bizimle ilgili hiçbir şey anlatmamıştık. Zamanı geldiğinde bize sorular sorduğunda biz ona anlatacaktık. Bir gün anaokulundan geldi ve ‘Anne, baba ünlü olduğunuzu biliyor muydunuz?’ diye sordu. Ben de ‘Evet’ dedim. Bu onun düşüncesiydi. Sonrasında bir albüm buldum ve 1976’daki olimpiyatlardan fotoğrafları ona gösterdim. Ona, 13 yaşında olduğum zamandan kalan fotoğrafı göstererek ‘bunun kim olduğunu biliyor musun’ diye sordum. ‘Sensin’ dedi. ‘Nasıl bildin’ diye sordum. O da ‘bildim işte’ dedi”

Eşi ile birlikte New York’da Madison Square Garden’de 1976 yılında çekilmiş bir fotoğraftır o. Büyüleyici, olağanüstü bir varlık havası vardır ve bir peri masalından çıkmış gibidir.

“Peri masalı! Evet bu bir peri masalı. Hayatımın yazılmasını istemem. Çünkü eğer o peri masalıysa o zaman sevimsiz olur. Benim neslimden aldığım ve gelecek nesillere aktarmak istediğim motivasyon. Eğer bir işe başladıysanız her şey zorlaşsa da asla vazgeçmemelisin.”

Nadya Komanaçi hayatının yazılmasını istemiyor. Biz burada yazdık. Çünkü kendi neslinden aldığı ve gelecek nesillere aktarmak istediği bir motivasyonu var. Ülkemiz başta olmak üzere spora gönül vermenin de ötesinde kendini adayacak başarıları hedefleyenlere örnek olması için.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.