admin

admin

16 Şubat 2021 Salı

AYA YOLCULUK



AYA YOLCULUK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hasbihâl                                                                                                                        

Ne kadar umut verici ve ne kadar gururlandırıcı bir söz…

Aya yolculuk.

Yıllar öncesinde Amerikalıların, Rusların Aya gittiklerini işitirdik.

Şükrolsun bu günde ülkemizde bu sözü telaffuz ediyoruz.

Ama inanmakta güçlük çekiyoruz.

Keşke inanabilseydik ama inanamıyoruz.

 AYA NEYLE GİDİLİR?

Elbette ki ilim ve bilimle,

Elbette ki eğitimle…

Elbette ki alt yapı ve maddi olanaklarla,

En önemlisi yüksek donanımlı bir teknoloji ile,

Peki, var mı bizde bunlar?

Yok.

***

Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk “Benim Manevi Mirasım İlim ve Akıldır” diyerek ilmin ve aklın ne kadar önemli olduğunu bir dünyaya deklare etti.

Bütün dünya bu sözün gereğini yaptı.

Bilim ve ilme yöneldi.

Teknolojilerini en yüksek seviyeye çıkardılar.

Üniversitelerini bilimin ve ilmin yuvası yaptılar.

Yüce Peygamberimizin “İlim Çin’de de olsa alınız” sözüne sadece onlar riayet ettiler biz değil.

Biz ne yaptık?

*

Bir üniversitemizde “Üniversitelerimize fuhuş yatağı” diyen Proflar yetiştirdik.

*

En güzide üniversitelerimizden birisi olan Boğaziçi Üniversitesi için “Boğaziçi’limisiniz nesiniz. Biz eylem falan yapmayız. Bizim abdestimiz var biz gece vakti işi bitirir ertesi gün işe gideriz bilin istedim” diyen kin ve nifak tohumları eken sözde din ve bilim adamları yetiştirdik.

*

Bir ilim irfan yuvasının başına adının önünde Prof unvanı olan birisini “Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halkın ferasetine güveniyorum” diyen Proflar getirdik.

Üniversitelerimizi bunların eline teslim ettik.

*

Atatürk’ün bize işaret ettiği müreffeh yola değil cehaletin, hurafenin yolunda gitmeyi tercih ettik.

Şimdi kalkmış aya gitmeye çalışıyoruz

İyi de neyle?

Dünyada ilk beş yüz üniversitenin içerisinde yer alamayan üniversitelerimizle mi?

Yoksa Üniversitelerimizi ilimden bilimden uzak tutan unvanında Prof olan yandaşları mevki makam sahibi etmekle mi?

Yoksa ülkeyi bir örümcek ağı gibi doldurduğumuz imam hatip liseleriyle mi?

Veya canına okuduğumuz eğitim sistemiyle mi?

Neyle?

***

Aya yolculuk bizim köye çalışan Turan Ağa’nın kamyonuyla yapılmaz.

Alt yapı ister.

Dünya çapında yetiştirilmiş mühendisler, Proflar, bilim ve ilim adamları ister.

Kalbur dolusu para ister,

İmkân ister.

100 Km’lik Elazığ Malatya yolunu trenle üç saatte zar zor gitmekle olmaz bu işler.

AYA KİM GİDECEK?

Hemen havalara girdik.

Aya kadın mı gidecek, erkek mi?

Aya gidecek aracın adı veya markası ne olacak?

Gibi ifadelerle günü gün etmeye başladık bile.

Yarın televizyon kanallarında aylarca bu konuyu konuşacağız.

Aya Kuşum Aydın’ı mı göndersek Hülya Avşar’ımı yoksa Hilal Kaplan’ımı göndersek diye kafa yoracağız.

Aşı, işi olmayanlar unutulacak.

Kapanan iş yerleri uçuşan fiyatlar unutulacak.

Yolsuzluklar, yoksulluklar, yalanlar unutulacak.

Ayşe Teyze ile Fatma Teyzenin pazardaki feryadı da duyulmayacak.

2023

1923’ün özünü anlayamadık ama 2023’e adapte olduk.

2023’te fert başına düşen milli gelir 25 bin dolar olacak dedik.

2023’te dünya devletleri arasında ilk on ekonomiye sahip olacağız dedik.

2023’te milli uçağımız göklerde olacak dedik.

2023’te yerli ve milli otomobillerimiz trafikte olacak dedik.

2023’te işsizlik oranı % 5’in altına düşecek dedik.

VE…

2023’te “Aya Gideceğiz” müjdesini verdik.

Allah’ım sen bana 2023’e kadar yaşamayı nasip et ki bende bu günleri göreyim.

TEMEL GÜNEŞE GİDİYOR

Temel güneşe gitmeyi kafasına koymuş ille ki güneşe gideceğim diyor.

Kapı komşuları, arkadaşları “Temel güneşe gidemezsin güneş seni yakar” deyince

Temel…

“Bende akşam serininde giderim” diyor.

Gider mi gider.

DAMAT BEY

Bir zamanlar bir milli damadımız vardı o damat bir gün “Sayın Cumhurbaşkanımız aya dört şeritli yol yapacağım” dese inanacak milyonlar var” demişti.

O gün işte bu gündür.

Ver ihaleyi Cengiz inşaata bak nasıl gidilir aya göster dünyaya…

Sürçülisan eyledikse affola,

Kalın sağlıcakla…

***///***

 

Devamını Oku

ELAZIĞ’IN SORUNLARI VE VALİ BEY’İN ANKETİ!



ELAZIĞ’IN SORUNLARI VE VALİ BEY’İN ANKETİ!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sayın Valimiz Erkaya Yırık Bey şehrin sorunlarını anketle tespit edeceklerini açıkladı.

Vatandaşımız inşallah Elazığ’ın dertlerini valiliğin anket sitesine yazarak duyurmuş olurlar.

Oysa şehrimizin insanı genelde yazmak yerine konuşarak anlatmayı tercih ediyor!

Bu sebeple Elazığ’ın dertlerinin neler olduğunu konuşan insanları dinlersek daha iyi öğrenebiliriz!

Yine de inşallah valiliğin sitesine yazarlar diyelim.

Yıllar önce Elazığ Valisi Kadir Koçdemir Bey bir komite oluşturarak bu komiteye bir görev vermişti.

Demişti ki, “Eski valilik binasını kültür müdürü ile gezerek bu binanın hangi amaçlarla kullanılması gerektiğini bir rapor halinde kültür müdürlüğüne bildirin!..”

Bizler komite olarak topluca Eski Valilik binasına giderek iki katı da gezdik.

Şahsen ben bu binanın hangi amaçlarla kullanılabileceğini kültür müdürlüğüne bir rapor halinde o gün bildirdim.

O dönemki Kültür Müdürümüz Tahsin Öztürk Bey çok şükür hayatta, bir ay sonra Tahsin Beye telefon açarak raporların gelip gelmediğini sordum, Tahsin Bey aynen şunu söyledi,”Günerkan bey sadece sizin raporunuz geldi. Maalesef hiç bir arkadaş rapor falan yollamadı!..”

Görüldüğü gibi insanımız bu işte!..

Yine diğer bir örneği sunayım, Aynı Vali döneminde tıpkı Urfa’nın Şurkav’ı gibi Elazığ’da da “Harvak” adıyla bir vakıf kurulmuştu.

Edindiğimiz bilgilere göre Valilik başkanlığında toplantılar yapılmış, bu toplantılarda Harvak’ın yapacağı işler planlanarak Harvak’ın yöneticilerine bildirilmişti.

Bunun gibi verilen birçok görevin yapılmaması üzerine,

Vali Bey bu toplantılara bir daha katılmamıştı!..

Peki bu vakıf şimdi nerede derseniz onu da söyleyeyim, maalesef bu vakıf bu gün hayatta yok, peki bu vakıf hiç mi bir şey yapmadı? Onu da söyleyeyim, Harput’ta eski tip tuvaletler vardı, burasını yıkarak yeni tuvaletler yapmak istediler ama buna da Diyarbakır izin vermedi!

Böylece eski tuvaletlerde yok edildi!

Yukarda verdiğim örneklere benzer daha birçok örnek verebiliriz.

Elazığ’da sahnede görülen bazı insanlar sırf görünmek için sahneyi işgal etmişlerdir.

Yeni gelen yöneticilerimiz ise bu görüntülere bakarak bir şeyler yapmaya çalışmış, ama sonuç hüsranla bitmiştir!

Aldığı görevleri hakkıyla yapan kişi ve kuruluşlar yok mudur?

Elbette var, onlar pek sahnede görünmezler.

Bunlardan biride MANAS ve çevresindeki kültür insanlarıdır.

Bunlar bu güne kadar Elazığ’ı da aşan devasa faaliyetlere imza atmışlardır!

Fedâkarlık bunların işidir.

Bu güzel insanların yaptığı faaliyetleri burada saymakla bitiremeyiz.

Hazar Şiir Akşamları, Türk Dünyası Hizmet Ödülü, birçok şehirlerle ortak yapılan kültürel faaliyetler, 1.Elazığ Ekonomi Kurultayı ve daha saymadığım birçok faaliyetlerde bunların imzası vardır!

Bunları niçin yazdım, Sayın Valimizin düzenlediği “Elazığ’ın sorunları” konulu anket üzerine yazma gereği duydum.

Bu ankete katılan insanlarımız inşallah çıkarak bizi utandırırlar diyoruz!

Böylece yanılan biz olmuş oluruz!

DENİZ ZEYREK BEYE TEŞEKKÜRLER!

Sözcü gazetesinin değerli yazarı Sayın Deniz Zeyrek Beye 13 Şubat günkü Sözcü gazetesindeki  yazısından dolayı teşekkürlerimi iletiyorum.

“Sular Altındaki Bin Yıllık Aşk!” başlıklı yazısında Ağın İlçemizde bulunan Hastek Kalesi’nde bir kralın erken ölen eşi için yazdığı yazıyı dile getirmişti.

Okuyucuyu da etkileyen güzel bir yazıydı.

Ağın yöresinin tarihini araştıran bir yazar olarak bu vesile ile Ağın İlçemizi ve Hastek Kalesi’ni tanıttığını düşünerek Deniz Zeyrek Beye bir Ağınlı olarak teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Bu Kale, ya da Sığınaklarla ilgili geniş bir araştırmam “Ak Topraklar Üzerinde Bir İlçe-AĞIN” isimli kitabımda anlatılmıştır.

İlgilenenlere duyurulur!

Devamını Oku

KEBAN BARAJI ÇALIŞMALARI



KEBAN BARAJI ÇALIŞMALARI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yeni Fırat dergisinin Kasım 1963 tarihli 17. sayısında 32. sayfada yer alan bir yazıyı sunmak istiyorum. Yazı baraj çalışmaları ile ilgili olup birtakım düşünceleri ve beklentileri içeriyor: “Keban Barajı, kesin inşaat projesi­nin esasları ve rantabilite raporu bilmiş olduğunu söyleyen Bakan, Amerikan EBRESO firması tarafından, yapılacak bir müteahhit firma ile DSİ. ve Elektrik Etüt İdaresi uzmanlarının, Amerika’da, üç aydan beri yaptıkları müşterek çalış­maların, nihayete erdiğini; evvelce Baraj gölünün 20 milyar metre küp su toplayacağı hesap edilmekteyken, şimdi yapılan kesin hesap şekline göre, su hacminin 30 milyar metreküpe çıkarıldığını; Bu du­rumda, Van gölünden sonra, Türkiye’nin, tabii gölleri de dahil, en büyük gölünün Keban Barajı olacağını, tabii güzellik bakımından Venedik’in, Anadolu’ya geti­rilmiş kabul edilebileceğini; su miktarının artırılması bakımından, Elektrik üre­timinde projeye göre artırılmış olduğu­nu; Barajın evvelce düşünüldüğü gibi, «beton dolgu» değil «kaya dolgu» ola­cağını; 17 milyon metreküp dolgu yapıl­ması gerekliğini, Baraj duvarının temel kıyısından itibaren 193 metre yüksekliğinde olacağını, böylece Keban Barajının dünyadaki en yüksek Baraj olup, kotunun 848 metre, su kotunun ise 845 metreyi bulacağını; bu durum karşısında Fırat ve Murat vadilerinde ve Uluova’da 845 kottan aşağı olan yerlerin, su altında kalacağını, tabiatıyla Şeker Fabrikasının su altında kalmak mecburiyetinin bulunduğunu; yapılacak baraj bir yılda dolacağı için, Murad üzerinde bulunan Karayolu ve Demiryolu köprüleriyle, Kara ve Demir yollarının da yer değiştireceğini: Tunceli’ne ve Erzurum’a giden yol için, en müsâib güzergâh olarak Adedi köyü ci­varının seçildiğini; Karayolları Bölge Müdürlüğünün, bu yolun projesine başlamış olduğunu açıklamıştır. İlâveten; 1967 ve 1968 yıllan içinde istimlâklere başlanacaktır. Yeni duruma göre, istimlâk için sarfı gereken para. 500 milyon lira civarında olacaktır.

Hidro Elektrik Santralı’nın sekiz üni­tesinin kurulma gücü 1.250 Milyon kilovattır. Evvelce yedi ünite düşünüldüğü için, Barajın takati 980 bin kilovat olu­yordu. Yıllık üretimi 6 milyar kilovattır. Türkiye’deki elektrik istihsalinin en az iki misli olmaktadır.

Dedikten sonra; enerji hava hatla­rıyla Barajın İstanbul’a kadar, bütün Türkiye’ye bağlanmış olacağını, 5 ünite çalıştığı takdirde enerjinin İstanbul’daki fiyatının 4 kuruş, 8 üniteye çıkdığı za­man tabiatıyla bu fiyatın daha az kuruş olacağını: Baraj hacmi eskisine nazaran, çok büyüdüğü halde, kesin hesaplara göre maliyetin bilâkis çok düştüğünü, hava hatları da dahil maliyet toplamının 3 milyar liradan ibaret bulunduğunu rantabilite 2,35 olacağından, verimi gözönüne alınca çok ucuz bir proje sayıldığını, söylemiştir.

Baraj ihalesi 1964 yılı içinde yapılacak ve inşaat 6 yıl devam edecektir. Ba­rajın Amerikan firmasının da dahil ola­cağı, Ortak Pazar memleketlerinden ku­rulu bir inşaat konsorsiyumu tarafından yapılmasının kuvvetle muhtemel olduğu­nu, sözlerine ilâve etmiştir.

Son olarak Bakan; Almanya’ya git­tiğinde, ilgili makamların, Barajın inşaa­tında, yer almak istediklerini bildirdik­leri için, önümüzdeki günlerde, Keban Barajı finansman konusunun Bakanlar Kurulunda görüşüleceğini, inşaat başla­yınca 6 bin kişinin çalışmak imkânı ol­duğunu, belirterek sorulanları cevaplan­dırmıştır.

Sulama yönünden de Barajın fayda­ları hakkında açıklamada bulunan Ba­kan Nureddin Ardıçoğlu, Baraj gölü do­lunca, bu suyun güney doğu Anadolu’daki bütün ovaların sulanmasında direkt olarak kullanılacağını, barajın enerji ka­dar sulama bakımından da Türkiye’ye faydalı olacağını çünkü Handere’de (Karakaya’da) kurulacak ikinci barajın Ke­ban Barajından faydalanarak su verebileceğini, Keban Barajı kadar aktif su toplayan hiçbir Baraj olamayacağı için, Keban Barajı, yalnız elektrik üreten, tek maksatlı bir baraj olmayıp, aynı zaman­da büyük sulama işlerine de hazine ve yardımcı olacağından iki maksatlı bir proje haline gelmiş bulunduğunu, söyleyerek sözlerine son vermiştir.”

 

 

 

Devamını Oku

FARKLILAŞMA VE GÖRECELİ YOKSULLUK



FARKLILAŞMA VE GÖRECELİ YOKSULLUK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Fikir Günlüğü

1789 Fransız İhtilali tüm dünyada yeni bir rüzgar estirmişti. Günümüze kadar da esmeye devam ediyor.

Fransa İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ne göre “insanlar eşit doğmuştur ve eşit yaşamalıdır”.

Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri evrenselleşti, insanlığa mal oldu.

Kölelik bütünüyle yasaklandı. Kayıtsız, şartsız eşitlik bir insanlık ülküsü haline geldi.

Açıkçası insanlık tarihi boyunca, on binlerce yıl kanıksanan, doğal ve normal gibi gelen eşitsizlikler, insanın insana kulluğu-köleliği artık sorgulanıyor, bütün dünyada rejimler, politikalar eşitlik sağlayıcı yönde ilerliyor. Daha çok özgürlük ve eşitlik sunan politikalar ve politikacılar tercih ediliyor.

Ancak eşitlik ve eşitsizlik konusunu kavrayabilmenin temel koşulu insanlar arasındaki “farklılaşmayı” anlayabilmekten geçer.

Fiziksel, psikolojik, ekonomik, kültürel ve sosyal birçok farklılığı olan insanları nasıl, ne kadar eşit yapabileceksiniz? Örneğin zekası matematiğe yatkın bir genç ile edebiyata yatkın bir gencin eşit eğitim almasını nasıl sağlayabilirsiniz?

Bir başka sorun da şu: farklılıklar arasında bir hiyerarşi kurulduğunda huzursuzluk doğuyor. Toplumdaki egemen değer yargılarına göre farklılıklar arasında alt-üst, önemli-daha önemli ilişkisi kurulmaya başlandığında farklı tabakalardan olanlar arasında ve eşitsizlik hissine sahip olanlarda eşitsizlik yaşamda çok önemli hale geliyor. Mesela belli bir gruba ait olmak daha üst bir değer ve ayrıcalık olarak görülürken, başka bir grup veya sınıfa ait olmak daha alt bir aidiyet duygusu yaratabiliyor. Yani yapısal, ekonomik, kültürel veya doğuştan gelen nedenlerle ortaya çıkan farklılıklar bireyler ve gruplar arasında eşitsizliği körükleyebiliyor.

Ekonomist ve sosyal bilimcilerin üzerinde anlaştığı şey şu: 1980’li yıllardan itibaren Dünya’da sosyal kavramlar üzerinde bir değişim yaşandı. Bunun altında kısmen yiyeceğe daha kolay erişebilmeyi sağlayan tarım teknolojisi, ulaşım ve teknoloji imkanlarındaki muazzam iyileşme var.

Diğer yandan da sanayileşme giderek azalıyor. Artık bilgi teknolojileri, robotik üretim, seri ve kütle halinde üretim, emekle yapılanın yerine geçiyor ve işgücü ihtiyacını düşürüyor. İnsan emeğiyle yapılan işler için bile dahi iyi eğitimli, kaliteli-ustalaşmış iş gücü isteniyor.

Sanayileşmenin azalması işsizlik riskini artırdı, ama televizyon, internet, hızlı ulaşım da insanların başka toplumsal yapı ve gruplardan daha fazla haberdar olmasını sağladı. Fakirlik hala devam etse de, Dünyada eskiye nispetle bir refah artışı var. İstisnalar hariç, dünyanın büyük kısmında insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlar.

Karl Marx eşitsizliğin toplumda birbiriyle zıt ve çelişkili çıkarlara sahip sosyal sınıflar arasındaki kutuplaşmaya bağlı olduğunu söylemişti. Kapitalizmin gelişmesiyle bu teori büyük ölçüde çöktü.

Weber eşitsizliğe daha pragmatik bakıyordu, ona göre sosyal sınıf, statü ve politik parti önemliydi. Politik partilerin tekrar iktidara gelebilmekten başka daha büyük bir amaçları hiç olmadı.

Yapısal-işlevci bilim adamlarıysa toplumun ihtiyaçlarına uygun işlevleri ön plana çıkardılar. Toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayabilecek kapasite ve şansa sahipseniz zengin olursunuz. Bireyler kendi yetenek, eğitim ve eğilimlerine göre toplumda yerini bulur.

Tabii eğer liyakat kuralı işliyorsa.

Eşitsizliğin kökenleri ve mücadele yöntemlerini bir kenara bırakalım.

1980’lerle birlikte yeni bir eşitsizlik şekli ortaya çıktı ve yayılıyor.

Buna görece eşitsizlik, deniyor.

Başka toplumsal sınıf ve gruplar hakkında yukarıda değindiğimiz şekilde farkındalığın artması, yeterince tüketemeyenlerin eşitsizliğini ortaya çıkarmış bulunuyor artık.

Yoksulluk ve eşitsizlik sadece yokluk ve bedensel ihtiyaçların tatmin edilememesi, açlık-fakirlik ekseninde değerlendirilmiyor.

Toplumda tam istihdam (herkesin çalışması, işsiz olmaması) durumunda bile çalışan yoksullar olabiliyor.

Yoksulluk, yokluk değil de, sosyal ve psikolojik bir durum olarak kabul ediliyor.

Nezih – seçkin yaşam standardına ulaşamayan birey öz saygısını yitiriyor. Mutlu bir yaşam için kendisinden daha fazla geliri olanların tükettiği şeyleri de tüketebilmek istiyor. Yoksullar sakat, arızalı, kusurlu, yetersiz görülüyor. Bireyler kendilerini tüketmekle görevli hissediyorlar. Tüketicilik görevlerini yeterince yerine getiremediklerinde onurları kırılıyor.

O tarz montu alabilmeli; o Cafe’de, o da çay içebilmeli; üç boyutlu sinema izleyebilmeli, vb…

İşsizliğin giderek yükseldiği ülkemizde, hatta işsizlerin iyice umutsuzluğa kapılıp iş aramaktan bile vazgeçtiği koşullarda, işsizlik ve yoksulluğa farklı bir bakış açısı getirmeye çalıştım, belki faydası olur.

Sevgilerimle.

Devamını Oku

NE EKERSENİZ ONU BİÇERSİNİZ



NE EKERSENİZ ONU BİÇERSİNİZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Değerli Dostlar,

‘Bir annenin en büyük hazinesi kızı ise, bir kızın da parlayan yıldızı annesidir’ diye bir söz duymuştum bir yerlerde. Gerçekten de, bir kız çocuğu için rol modeli, ilk arkadaşı annesidir. Zamanla anne kız ilişkisi farklı şekilde gelişebilir ama aradaki duygu alışverişi ve koşulsuz sevgi hep devam eder. Eğer aralarında sağlıklı bir ilişki kurulmuşsa. Bu konuya örnek olabileceğini düşündüğüm, başımdan geçen bir hikayeyi izninizle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Geçen sene babamı, aniden gelişen bir rahatsızlık nedeniyle hastaneye kaldırılmıştık. O gece babama ben refakat ediyordum ve acil bölümündeyedik. Saat sabaha karşı 4 ya da 5 sularında, yan yatağa 70 yaşlarında nefes problemi yaşayan bir teyze getirdiler. Doktorlar ilk müdahaleleri yapıp gittikten sonra, 45 ya da en fazla 50 yaşlarındaki kızı, iki elini kavuşturmuş ayakta yaşlı teyzeye söylenmeye başladı ve ister istemez kulak misafiri oldum. ‘Bu yorgunlukla daha işe gideceğim. Tüm gün eşşek gibi çalışmak zorundayım. Daha kızımı okula göndermem lazım. Senin yüzünden tüm düzenim bozuldu!’ Kadın söylendi, söylendi ve annesini orada, öylece bırakıp gitti. Kalbim paramparça olmuştu. Dayanamadım, kızı gittikten sonra hemen teyzenin yanına gittim, ayakkabısını montunu çıkardım, üstünü örttüm ve biraz da saçlarını okşayıp geçmiş olsun dedim.

Bunu annesine bağıran ve bırakıp giden kadını kötüleyip, kendimi övmek için anlatmıyorum, yanlış anlamayın. Belkide çocukluğunda ve gençliğinde annesiyle ilgili kötü tecrübeler yaşadı, kim bilir? Ama şunu belirtmek istiyorumki; eğer bir anne kız arasında hasar görmüş bir ilişki varsa ve düzelmesi için çaba gösterilmez ise bu nesilden nesile aktarılacak sağlıksız anne çocuk ilişkisine kadar gidebilir. Kanımca geçmişte ne olursa olsun, anne kız çatışmalarını çözmek için mutlaka bir yol vardır diye düşünüyorum. Tek yapılması gereken ilk adımı atabilmek.

Peki anne kız arasında sağlıklı bir iletişimi devam ettirmek için neler yapabiliriz?

Aktif dinleyici olmaya çalışın. Herhangi bir varsayımda bulunmadan önce, annenizi veya kızınızı dikkatinizi maksimum seviyeyede vererek dinleyin.

Annenizi veya kızımızın yaşına ve şartlarına göre düşünüp, empati yapmaya çalışın.

Anneniz veya kızınızla açık, dürüst bir iletişim kurmaya gayret edin. Karşı tarafı suçlayıcı cümleler kurmak yerine, kendi duygularımızdan bahsedin. Örneğin, ‘Beni çok yıpratıyorsun!’ yerine ‘Üzgün hissediyorum’ gibi.

Anne kız ilişkisi ne kadar yakın olursa olsun, belli sınırları da olmalıdır. Sınırlarınızı çizdiğinizden emin olun.

Sağlıklı bir ilişki sürdürmek istiyorsanız, geçmişte yaşananları affetmeye çalışın.

Annenizle veya kızınızla her zaman aynı fikirde olmayabilirsiniz. Her farklı görüş için tartışmak ya da kazanmaya çalışmak yerine, birbirinizi olduğu gibi kabul etmeye çalışın.

 

Son olarak, kızınızla saglıklı bir iliski yasamak istiyorsanız, önce annenizle olan ilişkinizi tamir etmeye çabalayın. Atalarımız ne demişler?: ‘Ne ekerseniz onu bicersiniz.’

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.